Gurbet Hikayeleri Özet – Refik Halit Karay

Gurbet Hikâyeleri Özet

Gurbet Hikayeleri, Refik Halit Karay’ın 1940 yılında yayımlanmış hikâye kitabıdır. Gurbet Hikayeleri, 17 tane hikayeden oluşmaktadır. Yazarlığa küçük nesir parçaları yazarak başlayan Refik Halit Karay asıl ününü Memleket ve Gurbet Hikayeleri ile yakalamıştır. 100 Temel Eserlerden bir tanesidir.

Gurbet Hikayeleri Kitap Özeti

Gurbet Hikayeleri’nde yer alan 14 hikâye, yazarın yurt dışında geçirdiği senelerde kaleme aldıkları (Zincir, Güneş, Akrep, Çıban, Keklik, Hülle) ve İstiklal Mahkemelerinde mahkum olanlar hakkında çıkarılan genel afla ülkesine döndükten sonra gurbete ait hatıralarını değerlendirerek İstanbul’da yazdıkları (Yara, Eskici, Antikacı, Testi, Fener, Gözyaşı, Köpek, Kaçak) olarak iki gruba ayrılabilir. Gurbet Hikayeleri, vatan özlemi, savaş, taşra ve kadın temaları etrafında oluşturulmuş olan hikayelerin kurgusu şu şekildedir:u

Yara:

Bu öykü, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, Sultan II. Abdülhamid’in hükümet ettiği bir zamanda geçmektedir. Hikaye, miri rejimle idare edilen Suriye’nin kırsal kesimindeki zorlu yaşam koşullarını ve o dönemin toplumsal dokusunu yansıtmaktadır.

Hikayenin ana teması, zirai arazi sahiplerinin aşiret Araplarının saldırılarına karşı koymak için askeri görevle yükümlü olmalarıdır. Bu durum, toprak sahiplerinin güvenliğini sağlamak adına askeri hizmete çağrılmalarını içermektedir.

Hikayenin gelişimi, bir akşam gazveden kaçan dört Bedevi’nin bir miri çiftliğine sığınması üzerine odaklanır. Bu Bedevi grup arasında bulunan yaralı, yaşlı bir şeyhin tedavisiyle sağlığına kavuşur. Şeyh, primitif koşullarda gerçekleştirdiği bir operasyonla yaralının vücudundan kurşunu çıkarır ve yarayı iyileştirir. Bu esnada yaralı, şeyhe teşekkür olarak bir kısrak yavrusunu hediye eder.

Hikaye, geleneksel tıp yöntemleri, aşiret ilişkileri ve bölgesel dinamiklere vurgu yaparak dönemin Suriye’sinin karmaşıklığını ve yaşamın zorluklarını yansıtmaktadır.

Eskici:

Yetim Hasan, 5 yaşında annesini kaybettikten sonra uzak akrabaları ve komşularının yardımıyla Filistin’in tenha bir kasabasına halasının yanına gönderilir. Vapur ve tren yolculuğunun ardından, geride kalan tek akrabasının yaşadığı yere ulaşan küçük çocuk, bu yeni çevresine uyum sağlamakta zorlanır ve kendini sessizliğe gömülür. Altı ay boyunca devam eden bu suskunluk, eve bir gün yaşlı bir ayakkabı tamircisinin gelmesiyle bozulur.

İzmitli ayakkabı tamircisi, ülkesinden kaçmak zorunda kalmış bir suçlu olarak gelmiştir. Hasan, hasretini çektiği anadiliyle konuşan biriyle karşılaşmanın verdiği sevinçle adamın yanına gelir. Ancak bu adamın bir suç işlemesi nedeniyle ülkesinden kaçmak zorunda kalması, Hasan’ı gözyaşlarına boğar. Küçük çocuğun masum gözyaşları, aynı sıla hasretini yaşayan ayakkabıcıyı da etkiler ve adamın sakallarından göğsüne akan damlalarını engelleyemez. Bu dokunaklı an, iki farklı dünyadan gelen insanların birbirlerini anlamasını ve ortak bir acıda buluşmasını temsil eder.

Antikacı:

Halep’teki bir mekânda içki içen anlatıcı, orada tanıştığı zengin bir Fransız Belediye Danışmanı ile arkadaş olur. Fransız, antik ibrik koleksiyonu için uygun bir parça arayışında olduğunu belirtir. Bu arayış, anlatıcının öyküsünü Antikacı Şeyh Efgani’nin evine taşır. Şeyh Efgani’nin fiziksel özellikleri, açık teni, düzgün hatları ve mavi gözleri anlatıcının dikkatini çeker.

Antikacının her seferinde vurguladığı Afgan kimliği, onun huzursuz bir hali olduğunu gösterir. On yıl sonra, Kudüs’teki bir otelde anlatıcının karşısına çıkan yüz, anlatıcının sezgilerini doğrular. İçeri giren İngiliz subaylarından biri, Şeyh Efgani’nin ta kendisidir. Bu beklenmedik karşılaşma, hikayenin gelişiminde bir dönüm noktasıdır ve karakterler arasında karmaşık ilişkilerin ortaya çıkmasına neden olur.

Testi:

Anlatıcının, oturduğu Lübnan köyünden şehre gitmek için bindiği taksi dolmuş, uğradığı ikinci köyden su içerken gırtlağının iç tarafı bir eşek arısı tarafından sokulan genç bir yolcuyu alır. An be an fenalaşan gencin Beyrut’a yetişemeyeceğini anlayınca yolcular, doktor tabelası gördükleri büyükçe bir köyde inerler. Köyün papazından doktorun kısa süre önce öldüğünü haber alan anlatıcının elinden, gencin ölüsünü taşımaktan başka bir şey gelmez. Akşamüzeri aynı köyden geçerken de bir başka gencin suyu, tehlikeye aldırmaksızın aynı yöntemle içtiğine şahit olur.

Fener:

Ebû Ali, Hamra aşiretinden olan birisi olarak hayatında ilk kez Rakka adlı bir kasabaya gitmiştir. Kasabanın büyüklüğü, bolluğu ve kalabalığı Ali’yi etkiler. Bu kasabada, Katolik Süryani bir çerçiden satın aldığı bir acibe (ışıklı kutu), Ali’nin hayranlığını kazanır. Sürüldüğünde ışık saçan bu kutu, üç gün sonra yanmamaya başlar. Ali, bu sorunu çözmek için Badiyet üş-Şam’da yaşayan ve güneşi bile geri çevirme gücünde olduğuna inandığı Katırlı Süvari Birliği Kumandanı’na yardım ister.

Kumandan, Ali’nin saflığından faydalanarak kayan pili değiştirir, ancak bunu gizlice yapar ve Ali’den karşılığında her gün iki defa Osmanlı Sultanının ömrüne dua etmesini ister. Ali, bu anlaşmayı kabul eder. Ancak artık feneri yanmasa da, kendi dualarının aksaklığı yüzünden başına gelenleri kendi hatası olarak algılar ve Kumandan ile bir daha karşılaşmaz. Bu olay, Ali’nin saflığını kullanarak bir aldatmaca gerçekleştiren Kumandanın hikayesini vurgular ve Ali’nin içsel bir dönüşüm geçirmesine sebep olur.

Zincir:

Anlatıcının işsiz, güçsüz ve gurbet ellerinde yalnız kaldığı bir dönemde, dünyayı köşe penceresinden izlemek alışkanlık haline gelmiştir. Karşı komşusunun Fransız subayının gezdirilen Buldog cinsi köpeği Juju, iri yarı ve ürkütücü bir Senegalli asker tarafından kontrol edilmektedir. Juju’nun öfke dolu hareketleri, anlatıcıda köpeğin zincirinin kopması ihtimaliyle ilgili endişe uyandırır.

Sonunda, korktuğu şey gerçekleşir ve köpeğin zinciri zenci bekçinin elinde kalır. Köpek, özgürlüğüne kavuşur ve mahalleyi hızla koşarak keşfe çıkar. İki gün sonra köpeği gören anlatıcı, gözlerine inanamaz. Önceki ödül patlamalarına alışkın mahalle çocukları, köpeğin şimdi tasalı ve düşünceli gözlerle askerin yanında dolaşmasını alay konusu yaparlar. Bu olay, anlatıcının korkularının gerçekleşmesi ve köpeğin beklenmedik bir şekilde değişimi üzerine odaklanmaktadır.

Gözyaşı:

Balkan Savaşının başlamasıyla Dul Ayşe, ırz ve can korkusuyla sınıra çok yakın olan Erfiçe köyünü 5 yaşındaki oğlu Ali, 3 yaşındaki kızı Emine ve henüz kundakta olan Osman’la birlikte terk eder. Kış başlangıcı olduğundan dinmeyen yağmur ve çamur ilerlemeyi güçleştirmektedir. Yaşlı, romatizmalı, yorgun atı bu zorluğa daha fazla dayanmayıp ölünce Ayşe, üç çocuğunu da kucağına alıp kaçmaya devam eder ancak yorgunluktan bitap düşünce önce Osman’ı ardından Emine’yi yarı yolda bırakır. Türk ordusunun bulunduğu kasabaya ulaştığında ise kalan tek çocuğunun da ölmüş olduğunu fark eder. Bu kıyımdan sadece kendisini kurtarabilen Ayşe hizmetçilik yaparak hayatına devam eder ve bir daha hiç ağlayamaz.

Keklik:

Çocukken ağzından dolma bir tüfekle avlandığı sırada kendi kendini yaralayarak tek gözünü kaybeden Zülfü Ağa, bunun intikamını keklik avlayarak almaya çalışır. Adını Nazlı koyduğu çığırtkan dişi keklik, kendisiyle çiftleşmek için ölüme koşan türdeşlerini umursamadan büyük bir keyifle öter. Zülfü Ağa da o ve onun gibi birçok delikanlının canını yakan eski aşığının adaşı olan kuşuyla gurur duyar.

Akrep:

Hadidi denilen en iyi cins Halep yağını toplamak için bir liman kasabasına yolu düşen anlatıcı, burada yönetici olan eski sınıf arkadaşına rastlar. Bu küçük yerden sıkılan arkadaşı, anlatıcıyı bırakmaz. Onunla sürekli eski günleri yad eder, İstanbul hakkında konuşur durur. Bazen de aşiretler arasında çıkan çatışmaları yatıştırmak, arayı bulmak için gittiği yerlere yanında götürür. Oraların geleneğine göre aşiret şeyhlerinin gelen konuklara şölenler vermesi âdettendir.

Yine bir gün böyle bir şölenin ardından şeyh, ziyaretçilere Ebû Akreb’in gösterisi seyrettirmek ister. Koynundan çıkardığı, vücudunda gezdirdiği akrepler tarafından sokulmayan adamın çadırında da gözü gibi baktığı bir yığın akrep yavrusu vardır. Araknofobik bir tavırla makam aracına koşan anlatıcı, önüne çıkan şeyhten adamın sadece bir kere akrep tarafından sokulduğunu onda da hayvanın sokar sokmaz öldüğünü öğrenir.

Köpek:

Bir kabahat işleyip yabancı illere düşen, kâğıttan çiçekler ve kul hüvellâhü yazılı tabaklar satarak geçimini sağlamaya çalışan Osman, kendi gibi yalnız, kimsesiz, ilgi ve şefkate aç bir köpekle kısa sürede dost olur. İki yıllık bu dostluk Osman’ın jandarmalarca serseri ve yabancı görülerek güneydeki bir komşu ülkeye gönderildiği gün sona erer. Veteriner belgesi olmadığından sınırdan geçmesine izin verilmeyen köpek açlığın, susuzluğun, yorgunluğun, güçsüzlüğün en çok da umutsuzluğun etkisiyle dünyaya gözlerini yumar.

Çıban:

Yemen Valisi ve Kumandanı İzzet Paşa tarafından, iki Arap emiri arasındaki çatışmalara son vermek amacıyla gönderilen bir subay, Hadramut hududuna ulaşır. On iki günlük zorlu bir yolculuktan sonra bölgeye varan subay, dehşetle fark eder ki üç-dört yıl önce yağan yağmur suyu bir sonraki yağışa kadar kullanılmıştır. İçilen ve hurmalıklara akıtılan bu su, çürümüş, kurtlanmış ve kötü kokulu bir hal almıştır. Bu durum, bölgede gezen sineklerin saldırısına uğramıştır; sinekler, soktukları yerleri çıban gibi çevirerek yüzleri tanınmaz hale getirmiştir.

Subay da bu zorlu koşullarda sineklerin ısırığından nasibini alır. Ancak, bir kocakarı tarafından geleneksel tedavi yöntemleri ile iyileştirilir. Subayın şakağında, eski bir yanığa benzeyen küçük bir kırışıklık dışında, tedavi sonrasında herhangi bir iz kalmaz. Bu olay, bölgedeki yaşam koşullarının zorluğunu ve subayın başından geçen küçük bir sağlık sorununu anlatan bir kesittir.

Kaçak:

1916’da Muş’un Rusların eline geçmesiyle birlikte esir düşen Muş Kaymakamı, ülkenin iç kesimlerindeki bir kampa götürülürken kaçmayı başarır. Kaçışının yetmiş ikinci gününde, küçük ve yorgun Kırgız atı ölür. Açlık ve yorgunlukla donan kaçak, Sibirya’daki Kıryurd adlı kasabaya yaya olarak ulaşır ve tamamen bitkin bir şekilde bir evin önüne yığılır.

Ev sahipleri, Pomeranya’dan sürülen sivil Alman bir ailesidir. Genç askeri içeri alarak ona yiyecek, içecek verir ve bir yatak ayarlarlar. Ancak sabaha karşı, Rusların gelme korkusuyla askeri hızla hazırlayıp, yanına yiyecek ve eşya koydukları bir torba ile uğurlarlar. Biraz güç toplamış olan asker, Çin ve Amerika üzerinden ülkesine dönmeyi başarır. Bu hikaye, savaşın getirdiği zorluklarla mücadele eden bir kaymakamın hayatta kalma çabasını anlatır.

Güneş:

Gençliğinde hünkâr yaveri olan bir anlatıcının, İstanbul’dan Yemen’e gönderildiği bir görevi konu alıyor. Yaver, Fellaha Aşireti Reisi Emir Sadun’a iki heybe dolusu altını teslim etme görevini üstlenir. Yemen’e varışından sonra, Fellaha’yı bulmak için uzun bir arayışa girişir. Zorlu bir yolculuk sonucunda yaşlı emirin bulunduğu vahaya ulaşır. Bu vahada, yaşlı emirin misafiri olarak birçok ilginç deneyim yaşar: hurma rakısı içer, egzotik dansları izler, buhurdanlıklar arasında vakit geçirir. Hikaye, genç subayın bu olayları anlattığı kişilerden biri tarafından sadece güneş çarpmasının etkisi olduğu şeklinde yorumlanır. Ancak subay, yıllar geçmesine rağmen yaşadıklarının gerçek mi hayal mi olduğuna hala emin olamaz.

Hülle:

Bu hikaye, bir anlatıcının genç yaşta Mekke’ye gitmek üzere yola çıkarken, Şam’da yaşadığı ilginç bir deneyimi konu alıyor. Anlatıcı, sokaklarda dolaşırken dikkatini çeken yaşlı ve çarşaflı bir kadının daveti üzerine onunla birlikte evine gider. Evde, kadın ve onun genç kızıyla tanışır. Genç kadının isteği, üç talâkla boşandığı eski kocasıyla bir geceliğine nikahlanarak onunla yeniden evlenmektir. Anlatıcı, kadının çaresiz durumu karşısında etkisiz kalır ve teklifi kabul eder. Ancak sabahın erken saatlerinde, geçici eşini boşayarak o gecenin anısını altın bir saatle birlikte terk eder. Hikaye, beklenmedik ve sıra dışı bir olayın anlatıcının hayatında bıraktığı izlenimleri anlatıyor.

Paylaş:

Yorumlar