Safahat Özet – Mehmet Akif Ersoy

Safahat Özet

Safahat, Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerini topladığı yedi kitaplık külliyâtın genel adıdır. İlk kitap, yalnızca Safahat adını taşır ve müstakil ciltler halinde farklı zamanlarda basılmıştır. Bu kitaplar, Latin harfli baskıları öncesinde bir araya getirilmemiştir. İlk altı kitabın bütün baskıları İstanbul’da, yedinci kitabın ise Kahire’de yapılmıştır.

Mehmet Akif Ersoy, yeni baskıları sırasında şiirleri üzerinde bazı düzeltmeler yapmıştır. Bu düzeltmeler, genellikle kitapların son baskıları sırasında gerçekleştirilmiştir. Kitapların son baskıları 1928 yılına aittir ve bu baskılarda yapılan düzeltmeler daha belirgindir. “Asım” ve “Gölgeler”de mevcut olan şiirlerin lisanlarında görülen sadeleşme, Mehmet Akif’in eski yazılarını da sadeleştirmek istediğini göstermektedir.

Birinci Kitap: Safahat

Mehmet Akif Ersoy’un “Safahat” adlı eserinde, beşerî ve içtîmâî sorunlar ve meseleler ele alınmıştır. Manzumeler, okuyucunun dikkatini çekerek bu meseleleri düşünmeye, üzülmeye ve sonunda çözüm aramaya yönlendirir. Fakirlik, hastalık, acizlik gibi zorluklar yanında, yardım, iyilik ve umudun da yolları gösterilir. Cahillik, istibdat, meyhane ve kahvehane gibi unsurlar ayrıntılarıyla tasvir edilir, insanın aczi ve geçim sıkıntısı karşısındaki çaresizliği canlandırılırken çalışma ve azimle çözüme ulaşma çağrısı yapılır.

Safahat’ta şair, fakirlik, hastalık ve özgürlüksüzlük karşısındaki acıyı dile getirir, ancak henüz vatanın ve milletin genel bir felakete uğramadığı için sesini yükseltmemiştir. 1908’den sonraki dönemde beklediği “hürriyet” beklentisi gerçekleşmemiş gibi görünse de, umudunu kaybetmemiş veya sıkıntısını henüz dışa vurmak istememiştir. Sadece Mart 1910’da yayımlanan ve toplumdaki bozukluğu ifade eden “Köse İmam” şiiri, Akif’in gelecek kitaplarda benimseyeceği üslubu önceden haber veren bir manzumedir.

İkinci Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde

Mehmet Akif Ersoy, “hürriyetin” gelmesinin memleketi kurtaramayacağını, çünkü hürriyetin yanlış anlaşıldığını ve bu doğru anlayışa ulaşmak için önce aydınların, özellikle de gazetelerin sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini görmüştür. Toplumun parçalandığını, partiler ve ırkçılık cereyanlarının milleti böldüğünü, aydınların milli değerleri terk edip Avrupa’ya öykünmeye çalıştığını, halkın ise faydalı olabilecek her türlü yeniliğe karşı çıktığını tespit etmiştir. Aydınların din konusunda yanlış anlayış içinde olduğunu ve halkın da dinin temelini bırakıp hurafelere saplandığını belirtir.

Akif, dostu Abdürreşid İbrahim Efendi aracılığıyla Süleymaniye Camii’nde verilmiş bir vaaz şeklinde, bu sorunları ve devam ederse milletin başına gelecek felaketleri anlatır. İslam aleminde dolaşıp Rusya, Türkistan, Hindistan ve Japonya’daki halkın durumlarını tasvir eder. 1908’de Kanun-i Esasi’nin ilan edilmesiyle sevinçle İstanbul’a gelir, ancak beklentileri karşılanmaz. Bu olumsuz durumu anlatarak, toplumun bu durumdan kurtulması için izlenmesi gereken yolu gösterir.

Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri

Mehmet Akif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsü’nde dile getirdiği felaketin gerçekleştiğini ve Balkan Harbi’nin başladığını görmüştür. Bu harpte, parti ve kavmiyet kavgaları yüzünden ordu birliklerinin birbirine yardım etmemesi sonucunda büyük bir bozgun yaşanmış, Balkan devletlerine yenilmiştir. Bu yenilgi sonrasında Rumeli halkı, özellikle Müslüman nüfus, acımasızca katledilmiş; İstanbul tekrar muhacirlerle dolmuştur. Edirne, beş ay boyunca muhasara altında açlık ve ölümle yüzleşmiş, Selimiye Camii topa tutulmuş ve şehir Bulgarlar tarafından işgal edilmiştir.

Mehmet Akif Ersoy, on şiirinde, adeta ızdıraptan çıldırmış bir ruh haliyle şunları yazmıştır:
Yine hicran ile çılgınlığım üstümde bugün,
Ağzım kurusun yok musun ev adl-i İlâhî.
Irkçılığa karşı meşhur şiirini, Arnavut ayrılıkçılarına karşı yazar:
“Hani ey kavm-i esâret-zede muhtâriyyet?”
Fakat bütün felâketlerin, cehaletten, kötülüklere mâni olmayı bırakmaktan ve tembellikten ileri geldiğini görerek, yine îtidâle döner.

Dördüncü Kitap: Fatih Kürsüsünde

Safahat, külliyatının dördüncü kitabı, Haziran 1913-Temmuz 1914 tarihleri arasında yayınlanmıştır. Bu kitap, “İki Arkadaş Fâtih Yolunda” ve “Vaiz Kürsüde” adlı iki bölümden oluşmaktadır.

İki Arkadaş Fâtih Yolunda: Bu bölümde, Galata Köprüsü’nden inen iki arkadaşın Fâtih Camii’ne kadar olan yolculukları sırasında yaptıkları konuşmalar anlatılmaktadır. Birinci bölüm, nükteli bir üslupla pek çok cemiyet ve kültür meselesini ele alır.

Vaiz Kürsüde: İkinci bölümde ise bir vaizin Fâtih Camii’nin kürsüsündeki konuşması yer almaktadır. Konuşmada, gökte ve yerde her şeyin çalıştığı, küçük bir parçanın vazifesini yapmamasının kâinatı altüst edebileceği, bu nedenle insanların da çalışkan olmalarının önemi vurgulanır. Vaiz, çalışmaya ve çaba harcamaya dikkat çeker, milletin durumunu analiz eder ve cehaletin sebep olduğu sorunlara değinir. İslâm coğrafyasında yaşanan sıkıntıların nedeni olarak cehaleti işaret eder ve çözüm olarak ilkokulların açılmasını önerir. Milletin içinde bulunduğu durumu dört gruba ayırarak anlatır: avam, bedbinler, züppeler ve sefihler. Bu grupları tanımlarken Balkan Harbi’nin yarattığı felaketi detaylı bir şekilde anlatarak cehaletin ve vurdumduymazlığın sonuçlarını gösterir.

Vaiz, eğlence düşkünlerine hitaben “Alın eğlenin!” derken, birçok korkunç sahnede Bulgar zulmünü, Edirne’nin işgali, Arda ve Gümülcine’de yaşanan katliamları, Selanik ovasında akan kanı detaylarıyla tasvir eder. Ayrıca, Kosova şehitliği, Vardar’da boğulan masumlar ve müslümanlara yapılan zulümleri gösteren sahnelerle insanlığa ve Müslümanlara karşı işlenen suçları anlatır.

Beşinci Kitap: Hatıralar

“Balkan Harbi”nin ardından gelen “Birinci Cihan Harbi” felaketleri, Mehmet Akif’i “Hakkın Sesleri”ndeki gibi şiirler yazmaya yöneltti. Kitabın büyük bir kısmını oluşturan “Berlin Hatıraları,” 1914 yılı sonu ve 1915 başlarında Berlin’de bulunan Mehmet Akif’in müşahede ve tefekkürlerinin ürünü olarak ortaya çıkmış önemli bir fikir eseridir.

Eserde, şair Berlin’de arkadaşıyla birlikte bir kahveye gider. Karşı masada oturan Alman bir ailenin, savaşta hayatını kaybetmiş oğullarının acısı, özellikle annenin duruşu, şaire İslam diyarlarında yaşanan acılı kadınları hatırlatır. Şair, hayalî bir konuşma esnasında İslam dünyasının Batılılardan çektiği zulmü ve bu zulmün Müslümanlara karşı olduğunda nasıl makbul sayıldığını anlatır. Ardından, Alman toplumunun yükseliş nedenlerini, ruh ile maddenin, din ile dünyanın el ele yürüdüğü bir ortamda nasıl geliştiğini tespit eder. Bu durumun tam aksine olarak, kendi toplumumuzun durumunu düşünür.

Altıncı Kitap: Asım

Mehmet Akif’in üzerinde en fazla çalıştığı eserlerden biri olan “Safahat”in bir bölümü 2292 mısradan oluşan bir manzumedir. Eserde Köse İmam ve Hocazâde (Akif) ile Köse İmam’ın oğlu Asım arasında geçen konuşmalar ön plandadır.

“Köse İmam,” Mehmet Akif’in eserlerinde yaşattığı en önemli ideal kahramandır. “Asım,” ise ondan sonra gelir ve Akif’in ideali olan aynı şahsın yaşlı ve genç hâlini temsil eder. Şair, Asım’ın ruh, beden yapısı, ahlak, bilgi, mertlik ve heyecanına hayranlık duyar. Köse İmam ise, yanılmaz irfan ve basiretin simgesidir. Şair, insanın zihninde ve gönlünde fırtınalar kopabileceğini ancak cemiyetin, Köse İmam’ın itidali, gösterdiği ilim ve kanun yoluyla ıslah edileceğini vurgular.

Köse İmam ve Hocazâde’nin konuşmaları ana tema oluşturur. Yakın çevre, beşerî ve içtimaî meseleler münakaşa edilir. Her iki karakter de dindar, hürriyetçi ve yenilik taraftarıdır, ancak Köse İmam daha muhafazakâr ve tenkitçidir, Hocazâde ise biraz daha yenilikçi ve müsamahakârdır. Bu iki karakterin nüktelerle dolu münakaşaları ve atışmaları, eskilerin ve yenilerin hata ve sevaplarını ortaya koyar. Asım ve onun nesli, Köse İmam ve Hocazâde arasında geçen konuşmalarda önemli bir rol oynar. Hocazâde, Asım’ın neslinin meziyetlerini ve gösterdiği kahramanlıkları anlatarak gençleri öven bir hitabe ile konuşmaları sonlandırır.

“Hocazâde ile Asım’ın Konuşmaları” bölümünde Hocazâde, Asım’a cemiyetin geri kalmışlığının sebebini ve bir toplumu yükselten faktörleri anlatır. Bu konuşmada, Hocazâde, toplumun sadece maddî gelişmelere dayanarak mutlu olamayacağını, ancak maddî güce sahip olmayan milletlerin ahlâk ve faziletlerini de koruyamayacaklarını ifade eder. Bu bağlamda, Batı’nın maddî gücüne boyun eğmek yerine, manen yüksek bir seviyeye ulaşmak için çaba göstermek gerektiğini vurgular.

Hocazâde’nin ifadesine göre, ezilmemek ve manevi sefalete düşmemek için Batı’nın ulaştığı seviyeye yükselmek, onların elde ettiği bilgiye, örneğin “atom” ilmine sahip olmak, müslüman milletlerin sorumluluğudur. Asım ve arkadaşları, Akif’in bu sözlerini dinleyerek Almanya’ya gitmeye karar verir ve tahsil hayatlarını tamamlamak üzere yola koyulurlar. Bu durum, eserin bir sona erişini oluşturur.

Yedinci Kitap: Gölgeler

“Hakkın Sesleri”ndeki gibi, Mehmet Akif’in ilk şiirleri de manevi iç dünyasının ve gönül aleminin izlerini taşır. “Gece”, “Hicran”, “Secde” gibi şiirlerde, şair cemiyetin dertleri, savaşlar, felaketlerle uğraşan bir Akif’i yansıtırken, aynı zamanda gönül dünyasının derinliklerinde dolaşır. Bu şiirlerde Akif, duygusal yoğunluğuyla öne çıkar, kendi iç dünyasını ve manevi duygularını okuyucuya açar.

Safahat külliyatının en son şiiri olan “San’atkâr”, 1933 yılında yazılmıştır. Bu şiirde, şair, “San’atkâr”ın ağzından kendi hayal kırıklıklarını, acı dolu ömrünü ve İslam dünyasının içinde bulunduğu zorlukları ifade eder. Akif, duygusal bir üslup kullanarak kaderine teslim olmuş ancak içsel bir acıyla yoğrulmuş bir eda ile bu şiirini dile getirir.

Paylaş:

Yorumlar